Dirty Hungarian Phrase Book
(Source: mirrorpress, via fyflyingcircus)
“on the shore, speak to the ocean, and receive silence.”
someday, someday.
“Brave Sir Robin ran away… bravely ran away away…When danger reared its ugly head, he bravely turned his tail and fled. Yes, brave Sir Robin turned about, and valiantly, he chickened out. Bravely taking to his feet, he beat a very brave retreat. A brave retreat by brave Sir Robin.”
Şu dünyada en sevdiğim frame bu.
Bu arada Euclidean Prison benim ilgi gösteremediğim çizgi roman parçaları blogum. Niyetim iyiydi aslen.
Sosyal medya denilen şey gözlerimi kamaştırıyor, tahammül edemeyeceğimiz bir hızda ve güçte büyüyor, ama benim sorunum bireylere ne yaptığıyla. İnsan yaratısı çok fazla insanla tanışıyor bir anda, hemen görülüyor, geçiliyor. 1000 kişi gösteriyor yanındakine, herkes biliyor, sonra bırakıyor peşini. Üretime katkısı mükemmel, sanat her zamankinden hızlı gelişiyor, çünkü her an yeni bir şey yapılması gerek, ama aynı anda sürekli bir şeyleri kaçıran adam olma korkusuyla ilgimiz etrafa bilip bilmez dağılıyor. Değer veremiyoruz, övgü gösteremiyoruz. Bireylerse sana bana sanatını, fikrini, esprisini beğendirirken kendini çok açığa çıkarıyor. Yıllarca bildiğine yenisini ekliyor. Çoğu zaman bu kadar yakınlığa asla ulaşmamış insan yeter diyor kaçıyor. Her şeyin yavaşlaması gerek o yüzden. Bu yazıyı da yavaş yavaş yazmak, az şey söylemek gerek. İnsanlar takdir etmedikçe değerli hale gelecek çünkü sanat, bütün, “şey”. Bundan birkaç yıl sonra, zamanın ötesi günümüze yetişecek, beğenilmeyenin beğenildiği yanlış veya sadece farklı bir haldeyken biz, bunları yazamayacağız, şu an tahmin edemediğimiz şeyler olacak. Çok heyecanlı, ya da berbat. Historia magistra vitae or fuck all.
Fonksiyonlar vardı; hayatımın bir döneminde gitar çalamamaktan daha ciddi bir sıkıntım yoktu, hayatımın bir döneminde ise “hayatımın bir döneminde master diye hayıflanmaktan başka sorunum yoktu” diyeceğimi sanıyorum. Sonra hem, ne kadar dertler büyür gibi görünse de, dert diye bir şey yok. Kendimizi kandırıyoruz, zira nereden aldığımızı hatırlamadığımız belli başlı görevler var onları yaparken şarkılar dinliyoruz.
Müzik de hayatımda bir yer tutmuyor. Konuşmanın biraz güzeli müzik. Ağzıyla güzel müzik yapabilecekse biri yapsın, enstrüman dediğin oraktan çapadan hallice. Şimdi bu yazıyı bir müzik tavsiyesi yazısı yapabilirdim aslında, last.fm’de yazdıklarımız gibi, birkaç sene önceye kadar. Ama gerek yok çünkü müzik sana bana göre bir şey değil, müzik olmayan bir hayata uygun. Ne burada ne New York’ta ne Karakas’ta o hayat, burada değil, kendimizi kandırıyoruz. Buranın bir müziği yok, duyulanlar alakalı alakasız yansımalar.
Yine kafamda aforizmalar döndü, dönmese iyiydi, ilham diye bir şeyler vardı eskiden, yazı yazmadan önce ilham gelirdi. Gelen iki üç tane güzel fikir, zaten yazma aşamasında hepsini unutuyorsun. Şu an kullandığım klavye f, yavaş yavaş yazıyorum ve fikirlerin yedide altısı çoktan uçup gitti. Komik ama içten anlaşılması güç tamlamalar yapmak istesem hemen birkaç tane yaparım ama, siyahkahve falan gibi sitelerde yayınlanası bir yazı olur. “Tartışmasız kırmızılık” “öfkeli bir rüzgar” “elma gibi, sert ama D vitaminli bir tamlama” elmada D vitamini olup olmadığına bakabilirdim hemen, ama Google varken artık hiçbir değeri yok. Düşünsenize 1950 yılında Rus yazar Soljenitsin (yine yazımına bakabilirdim bir yerden, bakmıyorum) elmayla alakalı bir şey yazsa 1920de yazılmış yetersiz bir ansiklopediden bakmak zorundaydı. Tamlama da tamlayana göre değişir. Kontekst önemli. Kaldı ki tamlamak bile matematiksel bir şey, tümevarım.
Az önce çok kullanılan başka bir blog tekniği kullandım, orada olması hiçbir şey ifade etmeyen ve nispeten ezene duran şekilli bir kelimeyle bitirdim paragrafı. Bu yazıyı tipik bir blog yazısı olmaktan kurtaran tek bir şey var artık; bu uzun ve kalitesiz paragraflardan sonra yazıyı kısa bir cümleyle bitirmek. Bunu yapmamak için direnmeyeceğim bile, hatta italik yapıp İngilizce yazacağım o cümleyi.
because i’m your perfectly ordinary douchebag.
Çok severek ilgilendiğiniz ve muhtelif ortamlarda anlattığınız bir şey var. Ciddi bir yerde bu ilgilendiğiniz şeyin de içinde geçeceği bir şey konuşma fırsatı buldunuz. Bu şeyi çabucak anlatıp es geçiyorsunuz değil mi? Çünkü sanki o ortamda da aynı istekle anlatırsanız hep arkadaşlarınıza anlattığınız gibi, size “hava atıyor”, “pretentious little fuck”, “seni küçük fahişe” gibi bir şey diyeceklerini düşünüyorsunuz. Kesin düşünüyorsunuzdur da, farkında değilsinizdir.
Not: Baştan okudum da anlamadım ben. Örnek vereyim, Yeni Zelanda’dan bahsedeceksiniz bol bol. Orta Dünya çok seviyorsunuz. Upuzun konuşmanızın arasında sadece “middle earth and such (…) koyunlar (…) kiwi” deyip geçersiniz siz. Uzun uzun anlatan adamlar da var, onlar sizin genelde aşağıladığınız, hor gördüğünüz, yeterince zeki olmayan, ama üç tanenizin toplamı kadar başarılı olan adamlar.
Bu saçma sapan yazı için herkesten özür diliyorum.
- Yazmadığım doğrudur, yazmayı düşünmüyorum da. Derslerde elime aldığım kalem sadece manasız şeyler çizmeye yarıyor. Canavara dönüşen tramvayın öyküsünü yazdığımda sadece utanç duyuyordum, ama sanırım ne yazarsam yazayım utanacağım. Okuduğumda utanmadığım çok az şey var, o yüzden ortaya çıkarttıkları şeyleri çok beğenen insanlara temkin ve biraz gıpta ile bakıyorum, çünkü onların yazıp çizdiği şeyler benim olsa yerin dibine girerdim.
- Öykünülmüş duyarlılıkları da hor görüyorum, çünkü kimse gerçekten duyarlı olmak için bir şey yapmıyor, sadece duyarlı olanların bunu sürdürmesine bel bağlıyor. Bu yüzden iyi insanların zeki olanlarının sahip olması gereken tek düstur Margo tarafından söylendi bir süre önce. Ne dedi, “I detest cheap sentiment.”
-Aklımda dönen bazı alıntılar var, biraz önce birini yazdım, bir diğeri yine All About Eve’den: “I shall never understand the weird process by which a body with a voice suddenly fancies itself as a mind.” Her zamanki genel-hor-görme değil bu alıntıyı sevme sebebim, sanki bir şeyleri benim anlatabileceğimden çok daha açık anlatan şeyleri seviyorum sadece. Ki o yüzden de açıklamaya girişmedim fark ettiyseniz.
- Bazen arkadaşlarıma söylediğim şeye çıktım şimdi: Yazan, çizen, yapan insanlar dursun. İki sene hiç kimse hiçbir şey yapmasın. İlgi alanına göre, alsın okusun, dinlesin, baksın. Sonra her şeyi tükettiklerinde yepyeni şeyler yapsınlar. Yine birbirleriyle aynı boku yaparlarsa insanlık bu kadarmış der susarım. Fizibiltesini yapmadım ben bu fikrin bu arada, zor olur herhalde.
- Yine kafamda dönen bir alıntı: “Good joke. Everybody laugh. Roll on snare drum. Curtains. Fade to black.” Neden dönüyor bilmiyorum, sadece her şeyin sonunda bunu düşünüyorum. Ya da biliyorum neden düşündüğümü; cynical Utku is cynical, big news.
“we used to walk along the river,
and dream our way out of this town.”